İhsan Yüce – Ekmek, Şarap, Sen ve Ben…

İhsan Yüce – Ekmek, Şarap, Sen ve Ben…

Şubat 7, 2019 Kapalı Yazar: Erkan Erkut

Resimler çizdi, heykeller yaptı ancak kimse görmedi.150’den fazla filmde imzası var. Kibar Feyzo gibi bir filmin senaryosunu kaleme aldı. Şiirler yazdı, ‘şairlere haksızlık olmasın’ diye yayınlamadı. Ama bir tanesini biliyoruz. Güzel gecelerinde Aristo’ya hocalık yaptığını da o şiirden öğrendik.

İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi.

Bir süre özel şirketlerde muhasebecilik yapsa da bu işlerin kendine göre olmadığını anladığında tiyatroya yöneldi. 1952’de İzmir’de Halk ve Çocuk Tiyatrosu’na katıldı. Ardından bir sezonluk ömrü olan Bizim Tiyatro’yu kurdu. 1965-1966 arasında Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda çalıtı.

1968 yılında üç arkadaşı ile birlikte kurduğu Ankara Drama Tiyatrosu ses getiren işlere imza attı. İhsan Yüce, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Charlie Chaplin’in trajik son dönem filmi Sahne Işıkları’nı tiyatroya uyarlayarladı.

Bu oyunlar o dönem büyük ilgi görürdü ancak Ankara Drama Tiyatrosu’nun ömrü de uzun olmadı ve İhsan Yüce sahne çalışmalarını Gen-Ar, Arena ve Direklerarası tiyatrolarında sürdürdü.

Sinemaya ilk Altın Yumru filmi ile başladı. Ardından Ertem Eğilmez’in yönettiği Senede Bir Gün, Bir Millet Uyanıyor, Sürtüğün Kızı gibi filmlerde rol aldı.

Sonra Aslıer Film Şirketi’ni kurdu ve senaryolar yazmaya başladı. 150’den fazla filmde rol aldı, 28 filmin senaryosunu yazdı, 6 filmde de yönetmen olarak kamera arkasına geçti.

Hakkında yazılmış az sayıdaki yazıların tümünde sinemanın dışında resim ve heykelle uğraşıp şiirler yazdığı bilgisi de yer alıyor. Ancak, bu resim ve heykellerin hiç birisi gün yüzüne çıkmış değil.

Şiirlerini ise ‘şairlere saygısızlık olur’ diyerek hiç yayınlamadığı söylenir.

Mazlum Çimen’in müziği ve Mümtaz Sevinç’in sesiyle hafızalara kazanan ‘Ekmek Şarap Sen ve Ben’ dışında yazdığı şiirleri yakınları dışında kimse bilmiyor.

1991 yılının 11 Mayıs’ında Salacak’ta ailesiyle birlikte yaşadığı küçük bahçeli eski bir evde, kalp krizi geçirerek yaşama veda eden İhsan Yüce, Karacahmet Mezarlığı’nda yatıyor.

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir çocukla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

Kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına, doğan güneşe
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana ,
bir de gittiğin arabanın tekerine

evet ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayat felsefesini

sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odununu ateşleyen bir cellat olurum

eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu alemin
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu

ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…